Gündem

2002 yılı 3 Kasım’ında yapılan seçimde biz devleti Ak Parti iktidarına teslim ettik

-30 Aralık 2020’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ziyaret ettiğinizde çantanızda neler vardı, neler konuştunuz?
Başta Sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere TBMM Başkanı, parlamentoda temsil edilen siyasi partilerin sayın genel başkanlarından eş zamanlı randevu talebinde bulunduk. Bildiğiniz gibi geçtiğimiz süreçte sayın Erdoğan ekonomide ve hukukta bir reform ihtiyacının gündeme geldiğini kamuoyu ile paylaşmıştı. Bu paylaşım üzerine Demokratik Sol Parti olarak da biz çalışmalarımızı derleyip toparladık. Bilim kurulumuz ve başkanlık kurulumuzda bu konuyu değerlendirerek bir doküman hazırladık. DSP’nin ekonomik, hukuk, demokrasi, insan hakları reform çalışmaları için öneriler çalışmasıydı. Bu çalışmayı paylaşmak üzere isimlerini zikrettiğim yerlerden randevu talep ettik. İlk randevuyu CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu vermişti. Ardından, İYİ Parti, Demokrat Parti, BBP ve Saadet Partisi’ne 30 aralık itibariyle de Sayın Cumhurbaşkanı randevumuza olumlu dönüş yaptılar. Gidip düşüncelerimizi paylaşma olanağı bulduk.
-Ak parti iktidarından önce Türkiye’yi DSP iktidarı yönetiyordu. O dönemde çok zor tecrübeler yaşadı. O günden bugüne bakacak olursak Türkiye çok büyük merhalelerden geçti. Bugünle kıyasladığınızda ne gibi değişikliklerin olduğunu görüyorsunuz? İki hükümet arasındaki fark nedir?
En çarpıcı gelişme olarak başlamak istersek Türkiye’de sistem değişti. DSP olarak 2002 yılı 3 Kasım’da yapılan seçimle biz, devleti, AK Parti iktidarına teslim ederken parlamenter demokrasi sistemi ve başbakanlık sistemi vardı. Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar kurulu ve o dönemdeki parlamentoda seçilmiş milletvekillerinden oluşan bir kuruldu. Parlamentonun işleyişi; cumhurbaşkanı mekanizmasının çalışması, hükümet oluşturma sistemi, anayasanın birçok sosyal hayata ilişkin ya da devlet hayatına ilişkin hükümleri daha farklıydı, bugün çok daha farklı noktalarda. Kısacası o dönemle bu dönem arasında köklü bir sistem değişikliği yaşandı. Bunun dışındaki alt unsurlara girecek olursak; ekonomi çok ciddi anlamda dejenarosyona uğradı.
‘’Özellikle üretim ve tarımda büyük gerilemeler yaşandı. Avrupa’nın tarımın kısıtlamasına yönelik politikalarına uygun politika üreten AK Parti iktidarı 13 buçuk milyon hektar tarım arazisinin tarım dışı olmasını sağlamıştır. Dolayısıyla Türkiye tarımsal üretimden koparıldı. Bunun sonucu olarak kentlere göç zorunluğu ortaya çıktı ve büyük kentlerdeki o sosyal dokunun bozulması, iş hayatının alabildiğine kısıtlı noktalara taşınması ve dolayısı ile o bölgelerdeki çalışan arz-talep dengesindeki bozulmadan dolayı ücretlerde de çok ciddi aşınmalar gündeme geldi. Biz ak parti’ye bu devleti teslim ettiğimizde devletin toplam borcu 150 milyar dolar civarında iken bugün trilyon dolarlara yaklaşan borç var. 1.25 kuruş olan motorin bugün 7 lira düzeylerine geldi.’’
-Tabi o günlere geri döndüğümüzde DSP iktidarında da Türkiye çok ciddi ekonomik sıkıntılar yaşamıştı. Hatta Kemal Derviş ekonominin başına getirilmişti fakat O bile ekonomiyi düzeltememişti. Bugüne bakacak olursak pandemi nedeniyle tüm dünyada ekonomik sıkıntılar var ve Türkiye de de ekonomik sıkıntılar kendini göstermeye başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a reform paketi içerisinde ekonomi ile ilgili öngörülerinizi sunduğunuzda nasıl bir öneride bulundunuz?
Bir konuyu düzelterek sorunuza cevap vermek istiyorum; Türkiye’de ekonomi DSP iktidarda olduğu dönemde bozulduğu için Kemal Derviş getirilmedi. Türkiye’de ekonomi bozuk olduğu için DSP iktidara geldi. Dışarıdan tek kuruş kredi alamaz hale getirilmiş devletin yeniden uluslararası finans kuruluşlarından kredi limititesi sağlaması adına uluslararası camiada tanınan ve Ecevit’in yakından tanıdığı ekonomist kemal dervişi Merkez Bankası başkanlığına getirilmesi stratejisi ile yürüyen bir süreç. Buraya geldikten sonra ekonomiden sorumlu devlet bakanı yapıldı ve Türkiye ekonomisi o dönem Kemal Derviş’in uyguladığı politikalarla toparlanmaya başladı.
‘’Hep denir, Sayın Cumhurbaşkanı da zaman zaman ‘’bizden önceki dönemde bankalar hortumlandı’’ diye. Halbuki ondan önceki dönemde değil, Ecevit iktidara geldiğinde, 50 milyar dolarlık banka soygununu kucağında bulmuştu. O dönemde içi boşaltılan bankaların sahiplerine baktığımızda merkez sağ siyasetin Türkiye’deki en önemli temsilcisi, önceki cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e yakın iş çevrelerinin sahipleri bu bankaların sahipleriydi. 6 ay sonra ağustos depremini yaşadı bu ülke . Marmara Bölgesinde, devletin vergi gelirlerinin büyük bir çoğunluğunu sağladığı sanayi bölgesinin yerle bir olmasıyla bu gelirlerden de mahrum kalarak iktidarı yürütmeye gayret etti. Bu büyük depremin ardından Düzce depremini yaşadık. Bunların hepsi art arda gelen büyük olumsuzluklardı. Bir taraftan en üst noktalara taşınmış terör saldırıları karşısında devletin mücadelesinin sürdürülmesi, PKK elebaşının yakalanıp adalete teslim edilmesi süreci de yaşanmıştı. DSP iktidara geldikten sonra terörle mücadele konusu gündemden neredeyse kalkma noktasına gelmişti. Ak Parti’nin o dönem ilk başbakanı olarak Abdullah Gül, DSP’den iktidarı devralmıştı. Çünkü Tayyip Erdoğan AK Parti’nin genel başkanı olmasına rağmen milletvekili adayı olamamıştı. AK Parti’ye hükümeti devrettiğimiz dönemde enflasyonu yüzde 70 -75’lerden yüzde 26’lara kadar indirilmiş ve sosyal yaşamı olabildiğince rahatlamış bir Türkiye teslim etmişti. Onlar da iktidara geldikten yaklaşık 6-7 sene ülkeyi çok rahat yönettiler.’’
-O dönem akıllara getirildiğinde en çok hatırlanan ve medyada en çok konu edilen eylem yazarkasasını yere fırlatan bir esnaf vardı.
Ama o esnaf değildi. Bunu siz de biliyorsunuz. O yazarkasayı oraya atan bir tiyatro oyuncusuydu. Planlanmış, kurgulanmış bir senaryo idi.
-Kim planlamıştı?
Dönemin ATO Başkanı (Sinan Aygün) öncülüğünde bir hareket olduğunu medya paylaştı. Yazarkasayı atan şahıs gidip Ecevit’ten özür diledi. Hatta ondan sonra biri de kamyonunu yakmıştı. O da gidip Ecevit’ten özür dilemiş ve elini öpmüştü. Medyamızın artık kendini kurgulanmış olaylardan soyutlaması gerekiyor. Bu işin temelinde yatan hadise, uluslararası emperyalizmin bölgemizde kullanmaya çalıştığı bir yapılanmaya Ecevit’in karşı durmasının sonucuydu.
-Muhalefet partileri sıklıkla, güçlendirilmiş parlamenter sisteme geri dönüş yapılmasını öneriyorlar. DSP bu konuda ne düşünüyor?
Anayasayı değiştirebilecek siyasi güç elde edildiğinde ancak bu gerçekleştirilebilir. Arzulanan kısmı elbette ki parlamenter sistemin olduğu bir yöntemi hayata geçirmektir. Hükümeti başbakan, cumhurbaşkanı kurabilir ya da bir başka mekanizma oluşturabilir, tartışılabilir. Ama o hükümetin icraatlarının bir başka mekanizma tarafından ve içerisinde halkın olduğu bir yönetim olmalı. Denetimli bir yönetim biçimi, gerçek demokrasi olmalı. Bugünkü anayasal düzende parlamentonun icraatı gerçekleştiren hükümet üzerinde etkin ve etkileyici bir mekanizması yok. Bu parlamento bir bakana yanlış yaptığı konularda soru önergesi veremiyor, sözlü soru soramıyor. Yazılı soruda ise bakanın keyfine kalmış, cevap verirse verir, vermezse vermez. Büyün bunlar toplumun adalete bakışını zedeliyor. Örneğin üniversitelere yapılan rektör atamaları gibi.
-Siz, Boğaziçi Üniversitesi’ne atıfta mı bulunuyorsunuz?
Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan sayın rektörün oraya rektör olamayacağı noktasında değilim. Çünkü mevzuat onun bu şekilde rektör olabilmesine olanak tanıyor. Kanunsuz bir olay değil ama, demokratik olmadığı da apaçık ortada.
-Neden demokratik değil?
Bir kurumu yönetmek, o kurumun içerisindeki bileşenlerin de iradesiyle olmalı.
-1863’ten 1971 yılına kadarki sürece baktığımızda dış menşeili insanların rektör olduklarını görüyoruz. Bunların birçoğunun misyoner olduğunu görüyoruz. 1971 yılından sonra Türk rektörler seçilmeye başlanmış. Ahmet Necdet sezer döneminde sadece bir oy ile rektör atandığını görüyoruz. Demokrasiye vurgu yaparken var olanlar üzerinden eleştiri yapmak gerekmez mi?
Tabii ki. Ben o gün yapılanlar doğrudur demiyorum. Ben sadece yöntemin doğru olmadığını söylüyorum. Parantez içinde şunu söylemek isterim; 12 Eylül faşizminin Türkiye’ye dayattığı YÖK garabeti bu olayların temelini oluşturuyor.
-YÖK kaldırılmalı mı?
YÖK’ün kaldırılması gerektiğini her platformda söylüyoruz. Üniversitenin seçtiği 3 rektör adayı cumhurbaşkanının önüne gidiyor. Cumhurbaşkanı da aralarından istediğini rektör atıyor. Bu demokrasiyle örtüşmez. HZ. Ömer adaleti denilen kavram, kul hakkı yemeyen, toplumun tümünün vicdanını rahat tutan bir uygulamanın karşılığıdır.
-Boğaziçi rektörünün seçilmesinin ardından gençler toplanarak eylem düzenlediler ve ‘’katil polis’’ dediler. Bunun üzerine yapılan en baskınlarında gençlerden sadece ikisinin öğrenci olduğu ve geri kalanının ise bir şekilde terör örgütleriyle iltisaklı olduğu ortaya çıkarıldı. Bu olaylar, yeni bir iç karışıklık çıkarmayı mı amaçlıyordu?
Ben o yaklaşımı biraz abartılı bir düşünce olarak yorumlayabilirim. Eylemlerin gerçekleşmesi istenilmeyen bir yöntemle rektörün atanmış olması.
-Gezi Parkı olaylarında da her şey bir ağaçla başlamış fakat sonrasında İstanbul’da büyük olaylara neden olan hadiseler yaşanmıştı.
Kötü niyetli kesimlerin icraatlarına sebebiyet verecek şartlar yaratılmayacak. Gösteriler olmaz mı, olur. Bakın bugün Amerika’da da ortalık karıştı. Kongre’de seçimlerden çıkan sonuçta Biden’ın onaylanması gerekiyor. Onaylanmasının engellenmesi için Kongre’yi bastılar ve 4 kişi öldü. Orada da bağırsınlar ‘’katil polis’’ diye. Gereksiz tartışmalar yaşıyoruz. Kapıya kelepçe konmuş. Kelepçe koymasaydı da demirle bağlansaydı farklı bir şey mi olacaktı? Kırık bir kapının açılmaması için önce plastik bantla tutturulmaya çalışılıyor, kopuyor. Polisin elinde tek argüman var, belindeki kelepçesi; kapıya kelepçe takmış. Türkiye de bunu bir milli mesele haline getirerek sabaha kadar tartışılıyorsa, ekonomiyi tartışamayız. Öğrenci ‘’rektör istifa’’ diye bağırıyor. Yerine gelecek kişi de aynı yöntemle seçilecek. Yani sistem değiş mi ki, ya da sizin bu eylemlerinizle anayasal bir değişiklik mi olacak ki farklı bir rektör göreve gelsin.
-Fikri Sağlar’ın ‘Türbanlı hâkim karşısına gittiğimde adaleti savunacağı konusunda kuşkum var. Bazıları militanca ve ideolojik takılıyor, bununla mücadele edilmeli’ şeklindeki açıklamaları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başörtülü CHP PM üyesine ‘’vitrin mankeni’’ söylemleri üzerine başörtüsü tartışmaları tekrar gündeme geldi. DSP iktidara gelirse tekrar başörtüsü yasağına evet diyecek mi?
Türkiye bu sorunları aştı. DSP iktidarda iken başörtüsüne ilişkin sıkıntılar ortadan kalkmıştı. Öğrenciler rahatlıkla okullarına gidebiliyorlardı. O günkü mevzuat hükümleri çerçevesinde, devletin ortaya koyduğu kriterler uygulanıyordu. Erkek milletvekili; takım elbise ve kravatlı olarak parlamentoya girer. Kadınlar koyu renk etek ve döpiyes şeklinde bir tanımı var. FETÖ soruşturması kapsamında Nazlı Ilıcak da uzunca bir süre hapis yattı. Ilıcak’ın başı kapalı mıydı? Kişilerin şeriat düzenini kurmak ya da cumhuriyet rejimini ortadan kaldırmak için devlet düzenini değiştirmek için bir fikri varsa başını örtmesi gerekmiyor. Açık insanlar da bunu yapabiliyor. 1999 yılında parlamentoya Merve Kavakçı türbanlı haliyle bile kolundan getiren Nazlı Ilıcak idi. Biri başı açık, biri başı kapalıydı. O gün parlamentoya kadın milletvekili başı açık girmesi hükmü vardı. Bugün o hüküm yok. O gün yapılan hareketler de doğrudur, bugün yapılan hareket de doğrudur.
-DSP o dönemde ideolojik olarak davranmadı mı? Bülent Ecevit başta olmak üzere tüm DSP milletvekilleri ayağa kalkarak alkışlamış ve ‘’çıkarın bu kadını’’ demişti.
‘’Kadın’’ söylemi yok. Bunu da ısrarla söylüyorum. Ecevit ‘’kadın’’ lafını kullanmamış ‘’bu hanıma’’ demiş ve ‘’burası meydan okuma yeri değildir’’ diyerek uyarmıştır.
-O bir meydan okuma mıydı?
Meydan okumaydı. Rize Milletvekili Şevki Yılmaz, kravatı beline takarak gelmişti. Kravat boyna bağlanır. MHP Milletvekili Nesrin Ünal Hanımefendi vardı, başörtülüydü ama parlamentoya girdiğinde başörtüsünü çıkarıp oturuyordu. Namusundan bir şey kaybetmemişti.

İran’a gidiyorsunuz, sınırdan geçerken başörtünüzü takıyorsunuz. Eğer örtmezseniz sizi sınırdan içeri almıyor.
-İnsan haklarının korunması ve uygulanması noktasında, İran en son örnek gösterilecek bir ülke değil mi? Türkiye demokratik ve laik bir ülke.
Devletin nizamından bahsetmiyorum. Başörtüsü yasağı uygulanan ülkeler de var; mesela Fransa. Suudi Arabistan’da kadınların araba kullanması yasaktı bugüne kadar. Hep öykündüğümüz Arap kültürünü ‘’İslamiyet’’ örneklediğimiz bir ülkenin yaşam biçimiydi bu.
-Türkiye kurulduğundan beri hiçbir zaman Arabistan’a ya da Arap ülkelerine yönünü dönmemiştir. Her zaman yüzünü Batı’ya dönmüştür. Türkiye ‘’Batı uygarlığı, Batı çağdaşlığı’’ noktasında olmuştur. Türkiye, insan hakları evrensel beyannamesine imza atan bir ülke. Başını örtmek ya da açmak isteyen bir kişinin kendi tercihi. Bu noktada saygı duyulması gerekmez miydi? bir kadını kıyafeti üzerinden değerlendirmek ve Meclis’ten çıkmasını istemek ne kadar doğrudur?
Tartıştığımız konu, devlet ve toplumların müesses nizamı. Bugünkü nizama dair mevzuat hükümlerine göre kıyafetleriyle insanlarımız kamu kurumlarında görev yapabiliyorlar. İnsanların 2.825 TL ile nasıl geçineceğini tartışacağımıza ‘’bir türbanlı hakimin karşısına çıkarsam benim hakkımda olumlu karar verir mi, vermez mi?’’ sorusunu soruyoruz. Biraz önce Nazlı Ilıcak örneğini verdim. Bu ülkede Zekeriya Öz yok muydu? Bu adam sarıkla mı geziyordu? Kravatı da vardı, takım elbisesi de. Dışarıdan adam gibi görünüyordu. Ekonomiyi tartışmamız gerekiyor. Üretmemiz gerekiyor. Sürekli bir yerlerden borç para bularak, sürekli elinizdeki varlıkları bir yerlere satarak elde ettiğiniz gelirle yaşamaya alışırsanız bir gün bunlar biter. Hazıra dağ dayanmaz.
-İktidarın dış politikadaki adımlarını doğru buluyor musunuz?
Milli meselelerde, özellikle 2015’ten itibaren dış politikadaki ‘’terör koridorunun oluşturulmak istenmesi, sözde Kürdistan’ın kurulmak istenmesine, gerekse Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ta planlanan yaklaşımlara duruşu, AB’ye karşı duruşunu olumlu yönde görüyoruz. ABD ya da AB, bize bir yaptırım tehdidi ortaya koyuyorsa bu tehditler icraate geçtiğinde İncirlik ev Kürecik’in derhal kapatılması ve ABD’nin Türkiye topraklarından askeri ya da ticari istifadesini sağlayacak noktaların bloke edilmesi gerekiyor.
-NATO ile ilişkileri bozmaz mı?
Hiç fark etmez. Kiminle ilişkileri bozarsa bozsun. Türkiye gerekirse ayrılır.
-DSP herhangi bir ittifakta yer alıyor mu ya da kendisini hangi ittifaka yakın görüyor?
Cumhurbaşkanı hükümet Sistemi adı altında yapılan Anayasa değişikliğinin gerekçesinde ‘’Türkiye koalisyonlardan çok çekti, istikrarsızlıklar sebebiyle de bugünkü durumlara geldik.’’ Vardı. Ama gördük ki daha seçimden sonra oluşturulan koalisyonlar bu yönetimle birlikte seçimlerden önce oluşturulmaya başlandı. Cumhurbaşkanı yüzde 50 + 1 ile seçilecek, ittifak da bu nedenle kuruldu; yüzde 10 seçim barajından kurtulalım diye.
-Seçim yasası değiştirilmeli mi? Yüzde 10 barajı düşürülmeli mi?
Tamamen kaldırılmalı. MHP’nin bile baraj sorunu var. İYİ Parti’nin de baraj sorunu var. AK Parti ve CHP haricindeki bütün partilerin baraj sorunu var.
-HDP’nin kapatılması gündeme geldi. Tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş üzerinden MHP partinin kapatılması gerektiğini, AK Parti ise kapatılmaması gerektiği yönünde tercihini kullandı. DSP olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Parti kapatmanın doğru olmadığı düşüncesindeyiz. Kurumlar değil, kişiler suç işler. HDP, PKK’nın politikalarını yasal zemine taşıyan bir organizmanın adıdır. Devletin kanunları var. Adalete teslim ettiğimiz kişilerin o sürecin hakkaniyetli yürütülmesi adına devletin ağır kalmışlığı var. Bir insan suç işlediğinde dört yıl tutuklu kalmaz. Suçu belliyse, delilleri belliyse Cumhuriyet Savcısı oturur en geç 15 günde dosyasını hazırlar ve mahkemeye verilir.
-Bu kadar uzatılmasını neye bağlıyorsunuz?
Kimin, bunu hangi niyetle yaptığını bilemem ama, bir savcının görevini zamanında ve gerektiği gibi yerine getirme mecburiyeti var. O zaman ne olur adalet? Bugün Selahattin Demirtaş olur, yarın Semra Polat olur, bürgün Önder Aksakal olur. Buna hakkımız yok. Batı devletleri karşısında başımız bu yüzden öne eğiliyor. Bu konu AİHM tarafından bir karar haline getirilince savcı oturdu 15 dakikada iddianameyi yazdı. Niye şimdiye kadar yazmadı? Devleti mahcup duruma düşürüyorsun, buna hakkın var mı. İddianameyi yazmayan savcıyı görevden alın. Ona bir müeyyide uygulayın. Bakalım başka bir savcı aynısını yapabilecek mi? AK Parti iktidarının tüm komplekslerinden kurtulup bu konuları düzene sokması gerekiyor.

Röportaj: Semra POLAT
Haber: sivildusunce.com
Hibya Haber Ajansı

Etiketler

Berkan Yıldırım

1992 doğumlu. Eskişehir Üniversitesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümü 3. sınıf öğrencisi. 2 yıldır çeşitli dergilerde editörlük görevi yapmaktadır. En büyük hayali ulusal bir gazetede editörlük görevine devam etmek.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı